Osmanlı Resim Sanatı: MİNYATÜR

Türk resim sanatının köklerine indiğimizde Osmanlıları, Anadolu Selçukluları ve Büyük Selçuklu çağını aşarak Orta Asya steplerine kadar uzanmak lazım. Uygur, Karluk ve Oğuz gibi Türk kavimlerinde süsleme ve bezeme sanatlarının çok zengin uygulamaları ile karşılaşmaktayız. Göçebe olarak nitelendirilen Orta Asya Türklerinin sanat faaliyeti o kadar da basite alınacak türden çalışmalar değildir.

 

Çadır, çadırın süslemeleri ile içinin zenginleştirip ihtişamlı bir yaşam alanı haline gelmesi, bununla birlikte Orta Asya Türklerinin elbiseleri, silahları, gündelik hayatta kullandıkları eşyalar, hanımların göz kamaştırıcı süsleri, biçim, çizgi ve renk bakımından ince bir duygunun eseriydi.

 

Konar- göçerlerin bu sanatsal faaliyetleri Selçuklular ile birlikte resme ve minyatüre dönüşerek Osmanlı Minyatürcülüğünün zeminini oluşturmuştur. Selçuklu sanatı devletin kurulduğu coğrafyaya yakın olması dolayısı ile İran resim sanatından da etkilenmiştir.

 

XV. yüzyıldan XVIII. Yüzyıl sonlarına değin Osmanlı’da süregelen resim sanatı maalesef sanatkarları hakkında hiçbir bilgi vermeden icra edilmiştir. Bunun İslam inancında resim çizilmesine sıcak bakılmayışına dayandırmak yadırganmaması gereken bir görüş olsa gerektir. İslam akidesinde insan sureti çizilmesi ve heykel yapmak Allah ile boy ölçüşmek gibi algılanmış ve ressamın kimliği çoğu zaman gizli kalmıştır. Bundan dolayı yapılan eserlere musavvirler imzalarını atmaktan umumiyetle kaçınmışlardır. Bu duruma karşın hattatlar kutsal dili kalemleri ile canlandırırken, tezhipçi insan motiflerinin dışında sadece çiçekleri, ağaçları, yaprak ve bulut motiflerini kullanarak yazma eserleri tezyin etmişlerdir.

 

Osmanlı minyatür sanatı Fatih Sultan Mehmet dönemi ile birlikte atılıma geçmiştir. Resime ve plastik sanatlara ilgi duyan Sultan, Bursalı Ressam Sinan Beyi Venedik’e resim eğitimi alması için göndermiş, Gentili Bellini’ye sadece tablosunu yaptırmakla yetinmemiş sarayının duvarları ressamın yağlı boya tablo ve çalışmaları ile süslenmiştir.

 

Minyatür sanatı, Kanuni Sultan Süleyman döneminde klasik çağını yaşamıştır. Bu dönemde Matrakçı Nasuh ve Nigari mahlasını kullanan Reis Haydar döneme damgasını vurmuştur. Matrakçı Nasuh, ressamlığının yanı sıra tarih ve matematik ile de ilgilenmiş bunlarla alakalı eserlerde vermiştir. Nasuh, bir anlamda manzara ressamıdır. Fakat alışılmış tarzın dışına çıkarak sanki gördüklerini bulutların arasından seyrederek çizmiş gibi bir yöntem izlemiştir. Nigari ise aslen bir denizcidir. Birçok savaşlara katılıp kahramanlıklar göstermiş bir askerdir. Nigari’nin en önemli eserleri, Barbaros Hayrettin Paşa, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim’in portreleridir.

 

Minyatür sanatının gelişim aşamalarını inceleyen bilginler, Osmanlı-Türk resim sanatının en olgun eserlerini III. Murad’ın hükümdarlığı devrinde gerçekleştiğini ifade ederler. Bu dönemde Nakkaş Osman, en güzel Hind ve İran minyatürleri ile boy ölçüşebilecek minyatürlerini Hünername’ye çizdiği minyatürleri ile ne kadar hünerli bir musavvir olduğunu ispat etmiştir.

 

Genç Osman döneminin ünlü minyatür ustası Ahmed Nakşi, Şakayık-ı Numaniye’de çizdiği portrelerde insan psikolojisinin yüzüne aksedişini betimleyerek belki de bilmeden psikolojik portre çiziminin ilk örneklerini esere resmetmiştir.

 

Sultan III. Ahmed ve Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın hüküm sürdüğü dönem siyasi açıdan duraklama dönemi sayılsa da sanata verilen öneme binaen LEvni gibi bir ustayı bünyesinde yetiştirmiştir. Şair Vehbi’nin Surnamesi’ni minyatürleri ile süsleyen Levni mahlasını kullanan Abdülcelil Çelebi, aslında kendisi de bir şairdir. Levni, Osmanlı minyatür sanatının son büyük temsilcisidir. Levni’nin minyatüre getirdiği minyatüre getirdiği en önemli değişiklik kadını erkekler arasındaki silik yaşamın dışına taşıyarak kadını tek başına elinde çiçekle, otururken, uyurken, yatarken ve enstrüman çalarken minyatürleri ile eserlerinde işlemiştir.

 

XVIII. yüzyıla gelindiğinde İstanbul, Avrupalı ressamların uğrak yeri haline gelir. İlk gelenlerden biri Van Mour’dur. İstanbul’da otuz yıl yaşamış ve İstanbul’da ölmüştür. Ardından Liotard’ı zikredebiliriz. Liotard, öylesine Osmanlı sosyal hayatına kendini kaptırmıştır ki Avrupalı kıyafetlerini atarak yerel kıyafetleri giymiş, Osmanlı evlerinde yaşamıştır.

 

III. Selim döneminin meşhur ressamı Melling, sultanda resim sevgisinin yerleşmesinde büyük pay sahibidir. Sultan, kız kardeşi Hatice Sultan’ın sarayının dekore edilmesi işini Melling’e yaptırtmıştır. Bugün, Avrupalılar ve Türkler İstanbul’u ve Osmanlı Gündelik hayatını batılı ressamların çizdiği resim ve gravürlerle tanımaktayız.

 

III. Selim döneminde Mühendishane-i Hümayun’a 1795’te Mekteb-i Finun-ı Harbiye’ye resim dersi konulması ile birlikte Osmanlı minyatür sanatçısı bir illüstrasyon sanatçısının ötesine geçemediğini tahmin etmekteyiz ancak bu konunun derununa tam vakıf olunamamıştır. Artık Osmanlı resim sanatı XIX. Yüzyılda el yazması eserlerin içerisinden sıyrılıp, kitlelere malolmaya başlamıştır.

Yorum Yaz